Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın


14/11/2009 ·

Beste : Amir Ateş
Seslendiren : Aylin Şengül Taşçı

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Türk Sanat Müziği,Dinlemek ayrıcalıktır:)))

Yalnızlık


13/11/2009 · Kategori: Edebiyat



Yalnızlığım isyanımdır aslında, bir başkaldırıdır sevmeyi bilmeyen kalplere. Ne kadar kirletilmiş ruh ve değeri kaybettirilmiş aşk varsa, hepsine karşı onurlu bir duruştur.
Yalnızlığını da sevmelidir insan, bir düş bahçesinde yaşamak gibi, yüreğinin derinliklerinde yatan ruhunu görmelidir. Sakladığı renkleri görmelidir. İyisi kötüsüyle ne kadar huyu varsa, ne kadar anı biriktirmişse ve ne kadar değerli ders taşıyorsa cebinde, hepsini tek tek incelemelidir.
Uzun karanlık saatlerinde düşünüp dururum, aşkı, sevdayı, ilişkileri, dünyayı, işleyen düzeni ve elimde yine aşk kalır. Sevmeyi hiç öğrenmemiş, aşkı hiç tatmamış kalpleri düşünürüm, üzülürüm için için ve dua ederim onlara. İnsan mutlaka birini sevmelidir. Kimse için değil, sadece ve sadece kendi için sevmeyi öğrenmelidir. Hatta önce kendinden başlamalıdır sevmek çünkü başkasını sevmeye giden yol buradan geçer.
Kimi ayna karşısında, kimi öğrendikleriyle, kimi duvara çarptığında yüzleşir kendiyle, en çok o zaman lazım olur insan sevmek. Ben her hayal kırıklığımın, kayboluşumun ardından gözlerime bakmayı öğrendim. Koca evrende, bir kum tanesinden daha küçük olduğumu yalnız kaldığım ama kendimle çok kalabalık olduğumda anladım. Anladım ki, bir tek sevmek kurtaracak beni, bizi, hepimizi…

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yalnızlık

Seni Arıyorum


18/8/2009 · Kategori: Edebiyat



Seni arıyorum Kays'ın çöllerinde

Leyla diye feryat edip inlediği yerde

İçimden ayrılık trenleri geçiyor

Mutluluğa çarpıyor kör bir gece

Cayır cayır yanıyor vuslat kapımız

Koca ırmağı içiyorum
 
Yangınım sönsün diye nafile

Tek çare sensin,seni arıyorum

 

Seni arıyorum

Bu puslu hava yarınlarımın önünü kesmiş

Aşkımı köhne bir handa mahpus bırakmış

Umutlarımı yakmış,küllerini sana emanet etmiş

Ama ben başka,ben sana savaşçı

Ben sana her satırda müptela

Ölümüne tutsak aşkına

Düşüp avare yollara seni arıyorum

Ercan İriş

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : seni,arıyorum

Yazarın gizli dünyası


19/7/2009 · Kategori: Edebiyat



Yazarın gizli dünyası
 

İzninizle, bendeniz kendimi “köşe yazarı” olarak değil de (“gerçek sanatçı” dostların affına sığınarak) daha çok “sanatçı” gibi görüyorum...
Ne de olsa serde (bende) romancılık-hikâyecilik var...
Bu yüzden biliyorum ki; sanatçılar çok yalnız insanlardır. Kimisi “ulaşılmaz” bulduğundan, kimisi “gururlu” sandığından etrafımız genelde boştur.
Özel dostluklar ise fazla uzun sürmez. Çünkü dostluk emek ister, vakit ister; sanatçının vakti yoktur oysa, sürekli üretmek zorundadır.
Aslında “gerçek sanatçı” ne gururla ilgilidir, ne gösterişle... Onun ilgilendiği üç şeyden biri “sevmek”, ikincisi “bilmek”, üçüncüsü (tümü içine alan tek) “üretmek”tir...
Çoğu zaman bize ters gelen duruşu, bunları arayışın sancısıdır.
Yalnızlıklarının kaynağı dostlarının azlığından ziyade, “sanatçı” kimliğinde üreyen “yeni oluş”ları keşif seferine çıkmak için sık sık içe dönme mecburiyetleridir...
Yani sanatçının yalnızlığı, bilinçli bir tercihi yansıtır: Üretmek için başka çaresi yoktur!
İşte bu yüzden davetlere nadiren katılırlar. (Aşırı sosyal sanatçı, tükenişin eşiğindeki sanatçıdır) Katılsalar bile mümkün olduğunca gözden ırak bir köşe seçer, kalabalığı değil, kendilerini dinlemeyi tercih ederler.
Duygusaldırlar. Ama duyguları sıradan duygular değildir. Çok karmaşık, çok zevzek, çok renkli, çok yaramaz, çok estetik, çok romantik ve hatta çok çelişkili duygular arasında sürekli med-cezir (gel-git) yaşarlar.
“Çelişki”yi umursamaz, “hata”yı ciddiye almazlar; onlar açısından önemli olan “ilham”dır ki; o da hataların ve çelişkilerin arasından çıkar.
Hayata bakışları kuşkusuz derindir. En küçük ayrıntıyı bile ıskalamaz, pek kimsenin dikkat etmediği yerlere takılır, kolaylıkla mutlu ya da mutsuz olurlar.
Bu yüzden duygu dünyaları yüreklerini zaman zaman incitir, acıtır. Yürek vurgunu, yürek yorgununa dönüşürler. Sık sık hayata küser, sonra yeniden barışırlar. “Normal” yaşamayı bir türlü beceremezler! Bu halleriyle de yadırganır ve yargılanırlar.
“Yaşamayı başaramayan, yazmayı öğrenir” diyen (belki de ben demişim, çünkü bu sözü yazıncaya kadar hiçbir kitapta okumadım) çok haklı: Yaşayanla yazan çoğu kez aynı insan değildir!
Olaylar, sanatçıyı, hem yoğurur, olgunlaştırırken, hem de çok yorar... Yoğun duygusallığı bazen yüreğine abanır, yüreğini yerden yere vurur!..
“Pire”yi hayâl âleminde öyle bir “deve”leştirir ki, gerçekle hayâl bazen iç içe girer de hangisini yaşadığını kestiremez.
Zaman zaman da duygularının enkazı altında kalıp ezilir.
Enkazdan çıkmak için debelenirken hem kendine, hem başkasına zarar verebilir.
Böyle durumlarda yazarın kusuruna bakmayacaksınız: Zira o kendi varlığını yazdıklarına atmış, kendisi koca bir boşluktan ibaret kalmış bir varlıktır!
¥
Çok tanınmış bir yazar, bir gün bana (gözlerindeki nemi saklamaya çalışarak) şöhretin bedelinden yakınmış, hattâ bazı haklarının gasp edilmesinden söz etmişti...
İçinin acıdığını hissetmiştim. Benim de içim acımıştı. Aynı zamanda da çok şaşırmıştım. Çünkü karşımda neredeyse ağlayıp hayatından yakınan insan oldukça güçlü, bir hayli etkili, çevresi geniş, dostları arkadaşları bol, sevilen, sayılan bir insandı: Adamakıllı da ‘meşhur’du.
Yani çoğumuzun yerinde olmak isteyeceğimiz bir konumdaydı. Fakat o an çok çaresiz ve mutsuz görünüyordu.
O gün değil, ancak yıllar sonra yazarımızın mutsuzluğunun ve çaresizliğinin sırrını çözdüm...
O salt kendisi olduğu için sevilmek istiyor; fakat hayata katkılarından dolayı seviliyordu...
Kendisine değil, hayat görüşüne saygı duyuluyordu...
Kişiliğinden ziyade, işlevini benimsiyorlardı.
O ise “kendisi” olmak istiyordu. Sevilecekse öyle sevilmeli, öyle sayılmalı, öyle benimsenmeli, herkes kadar “hata” hakkı olmalıydı.
Hâlbuki insanlıktan çıkarılmış, sevenleri tarafından “insanüstü bir varlık” konumuna yüceltilmişti. Dolayısıyla hiçbir “hata” payı kalmamıştı.
Sürekli “doğru düzgün” olmak zorundaydı...
Doğru düzgün giyinmek zorundaydı... (Biraz uçuk bir kıyafet taşımaya hakkı yoktu.)
Doğru düzgün konuşmak zorundaydı... (Boş söz söylemeye, şaka etmeye hakkı yoktu.)
Doğru düzgün yerlerde gözükmek zorundaydı... (Ayakta yemek yeme hakkı bile yoktu.)
Formel bir yaşam sürmeye mecburdu; kısacası azıcık “çocuk” olmak, azıcık “deli” olmak, “çocuk” ve “deli” olup, yerine göre azıcık dağıtma hakkı yoktu.
Mesela, oturduğu sitede bisikletle tur atmasını yakıştıramazlardı...
Motosiklet kullanmaya kalkışmasını yargılarlardı...
Eşofmanla koşsa, çevre tarafından yargılanırdı....
Oğlu ya da torunuyla çimlerin üstünde güreş tutsa, “çocuklaşmak”la suçlarlardı...
Üstelik çocuk olduğunu bağırsa bile inanmazlardı.
Oysa insan ne kadar “çocuk” olursa, o kadar iyi yazar olur! Çünkü çocuk olmak, kirlenmemek, temiz kalmak, saf olmaktır!
Anladım ki; şöhret gerçekten de “âfet”miş!

Yavuz Bahadıroğlu

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yazar

Kalbinin çağır(ıl)dığı yerde misin?


22/2/2009 · Kategori: Edebiyat

Basit ama kesin bir fizik kuralıdır: Bir yerde bulunman için diğer yerleri terk etmen gerekir. Bir anda iki yerde bulunmak mümkün değil. Sadece bir yeri tercih etmen gerekir. Bunun bedeli de bulunabileceğin başka bütün yerlerden çekilmektir.
Şimdi buradasın. Gözlerin bu satırlarda... Aklın satırların arasında, arkasında... Değdiğini düşünüyorsun ki, başka halleri terk ettin, başka yerlerden çektin gözlerini. Aklın sadece burada, başka yerde değil. Okuyorsun. An'ın hakkını vermeye çalışıyorsun. An/lamak kaygısındasın. Başka işleri yüzüstü bıraktın.
Kaçılmaz bir kader bu! Yapıp ettiğin tek iş alış-veriş. Aldığın her şey için bir şey/ler vermen gerek. Tercih ettiğin her yer için bir yerleri terk etmen gerek. Verdiğince alıyorsun. Nefesin bile alışta verişte.
Şimdi buradasın. Başka bir zamanda değilsin. Başka hiçbir yere değmiyor ayakların. Gövdenin bütün ağırlığıyla mekânın ortasındasın. Yüzün bu an'a dönük. Kalbin bu yerde atıyor, yeniden yeniye dolup boşalıyor. Gitmeyeceksin bu yerden. Vazgeçmeyeceksin bu hâlden. Yakanı çekip çekiştirseler itiraz edeceksin. Dikkatini dağıtsalar engelleyeceksin.
Terk ettiklerine değdiği için bu yerdesin. Hiçbir şey bedelsiz değil. Bulunamadığın yerlerin güzelliğince pahalı şu anda bulunduğun mekân. Gözlerini bir gündoğumuna kilitlemiş olabilirdin şimdi, ama burada, bu satırlarda dolaşıyorsun. Kaçırdığın gün doğumları kadar eder mi bu kara harflerin tesellisi? Kulaklarında bir çağlayan sesi çoğalıyor olabilirdi ama şimdi beni dinliyorsun. Uzaklarda bıraktığın deniz köpüklerine, kulağını kapattığın kuş cıvıltılarına değer mi bu kuru sözler?
Bedel ödüyorsun. Hem de çok! Terk ettiklerincedir tercih ettiklerinin değeri. Arkada bıraktıkların çoğaldıkça, yanına vardıklarının, önüne aldıklarının bedeli artıyor. Nereye gidiyorsun şimdi? Hangi yolu geride bırakıp hangisine yolcu oluyorsun? Neyi alıp neleri veriyorsun? Neleri arkana attın da, nelerin peşindesin? Tercih ettiklerin terk ettiklerin kadar kıymetli mi? Seçtiklerin geçtiklerinden daha güzel mi?
Yoksa, alışverişte görmüyor musun kendini? Kaçtın mı dükkândan? "Oynamıyorum ben!" mi demelerdesin? Tercihsiz misin? İradeni iptal mi ettin? Hiç seçimsiz mi yaşıyorsun? Öyleyse, kendini sıfırlamayı tercih ettin demektir. Kendini hiç saymaya kalktın demektir. Kendinden geçtin yani. Kendini arkaya attın. Aldığı verdiğinden çok az bir ziyankârsın.
Kaçamazsın işte! Yine seçimdesin. Yine alışveriştesin. Bir şeyleri terk etmeden edemiyorsun. Bir şeyin eksilmesi kaçınılmaz ömrünün cüzdanından. Dünü terk ettin, bugünü tercih ettin. Bugünü harcıyorsun, yarına erişmeyi umuyorsun.
Bir şey almasan da veriyorsun sürekli. Bedeller ödüyorsun. Nefesini tüketiyorsun. Bedenini eskitiyorsun. Ömrünü eksiltiyorsun. Sepetine bir şeyler koymaya yanaşmasan da, varlığından gün düşülüyor sürekli. Kazanmayı/kaybetmeyi dert etmesen de, kaybediyorsun günleri gülleri. "Bana ne!" deme hakkın yok! Hiçbir şey istemesen de, ödüyorsun sürekli. Her an harca(n)maktasın. Işığı kullanıyorsun. Bedenini kullanıyorsun. Göğün altında yer işgal ediyorsun. Sevdiklerinin gönlünde arsa arıyorsun. Gözünü işletiyorsun. Aklını pazara sürüyorsun.
Senin için harcananlara karşılık vermeyeceksen, boşuna yer işgal ediyorsun. Boş yere nefes alıyorsun. İsraf ediyorsun kendini. Saçıp savuruyorsun sana verilenleri. İyice kaybetmeyi tercih ediyorsun. Yitirmeyi seçiyorsun. Anlamsızlığı önceliyorsun. Zararı ziyanı istiyorsun.
Şimdi ne kaldırabilirdi seni yerinden? Hangi şey şimdi ve burada olmandan daha hayatî olurdu senin için
? Kim burada şu halde bulunmaktan daha sevimli, daha kârlı, daha tatlı bir hal teklif edebilirdi sana? Arkana bile bakmadan bu odayı, bu bilgisayarı, bu sayfayı, bu koltuğu sana terk ettirecek bir seçenek yok mu sence?
Sen "Allah ve Elçisi'nin çağırdığı yer"den daha güzel bir yer biliyor musun? "Allah ve Elçisi'nin çağırdığı hâl"i arkada bıraktıracak, elinin tersiyle ittirecek, terk ettirecek, unutturacak, göz ardı ettirecek bir hâl var mı acaba? "Orada bulunmaktansa burada bulunmam daha kârlı, daha anlamlı, daha yararlı" diyebileceğin bir yer tarif edebilir misin? Seni senin kadar düşünmeyenlerin çağırdığı yer, sana senin kalbinden de yakın Bir'inin çağırdığı yerden daha kârlı olabilir mi? Senin kalbinin gizli arzularını ve mahrem fısıltılarını hiç duymayan, duysa da önemsemeyen, önemsese de elinden bir şey gelmeyen birilerinin çağırdığı hâl, senin kalbine senden de yakın Bir'inin çağırdığı halden daha sevimli olabilir mi?
Öyleyse, "Ne zaman Allah ve Elçisi [seni] hayat[verecek şeyler]e çağırırsa, hemen git. Bil ki Allah [senin]le kalbi[n] arasına girer." [Bak. Enfal/24] Yani, seni şimdi bulunduğun yeri terk etmeye çağıran Allah [ve O'nun adına Elçisi] sana senin kalbinden daha yakın ve senin kalbine de senden daha yakındır. Sana senin kalbinden daha yakın Bir'inin çağrısı, seni kalbinden uzaklaştıran bütün çağrıları uzakta bırakmaya değmez mi? Senin kalbine senden daha yakın Bir'inin çağrısı, kalbini unutarak/kırarak/küstürerek/ağlatarak gittiğin yerlerin hepsini terk etmeye değmez mi?
Hem zaten, başka yerlere gitsen de fark etmez. Eninde sonunda yine O'na kalacakmışsın. İster istemez "O'nun huzurunda toplanacak"mışız. [Enfal/24]
Bütün odaları terk edeceğin, tüm şehirleri arkada bırakacağın, cümle kıyılardan çekileceğin, bakışların hepsinden vazgeçeceğin, hevâ ve heveslerini yüzüstü bırakacağın bir adresin var mı?

Senai Demirci

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : bedel, terk

« Önceki ::